20 Mart 2008 Perşembe

Youtube.com'un kapatılması hakkında

Ben bu youtube.com 'un kapatılması olayına fena ayar olmuş durumdayım. Şu son bir kaç ay içerisinde bu karşılaştığım ikinci Youtube.com kapatılması vakası.
İnternet sitelerinin kapatılması olayının abartıldığını düşünüyorum. Bu da parti kapatılması olayından çok da farklı bir konu değil aslında. "Neden" kapatıldığı konusunda bir fikrim yok ama bir takım tahminler yapabiliyorum. Muhtemelen yine Atatürk karşıtı bir video ile karşı karşıya kalındığı için kapatılmıştır. İyi de şimdi bu siteyi kapatmakla devlet kimi cezalandırıyor ?
Bizim gibi masum kullanıcıların suçu ne?

Eğer gücün varsa sadece o videoyu kaldırtacaksın. Ha, eğer yoksa da bırak da bari onun cezasını biz kullanıcılar verelim. Bu sitede bu var bunu kapatalım...şu sitede şu var şunu kapatalım...

Çözüm mü bu ?

Bakalım daha ne olaylarla karşılaşacağız?

Ve ayrıca son bir cümle daha:
Devlet kendi kendini komik duruma da düşürüyor. Bu siteyi farklı yollarla çalıştıran o kadar çok proxy(vekil) sunucu var ki....Onları da kapatın bari de tam olsun...

18 Mart 2008 Salı

Hibakusha

"Bir blogda okuduğum yazı hoşuma gitti. Paylaşayım istedim."

Vertigo



Hibakusha, Nagazaki ve Hiroşima'da patlayan atom bombasından sonra hayatta kalabilmiş insanlara deniliyor. Bu terim yıllardır güncelliğini koruyor; çünkü etkileri halen devam ediyor. Nesiller de işin içine girince olayın rengi değişiyor. Hamile olup kurtulan bir anne hibakusha olmakla beraber, doğurduğu yavrusu da bu kategoriye giriyor. Japon hükümetinin verilerine göre 31 Mart 2007 itibariyle 251.834 Hibakusha halen hayatta. Bu da işin ciddiyetini gösteriyor.
bir hibakusha insanı
Hibakusha hakkında detaylı siteler olduğu gibi bir de kitap mevcut. Stud Berkel tarafından kaleme alına eserin adı "The Good War: An Oral History of World War Two" Kitapta mağdurlarla söyleşiler var.
Hibakushaların çoğu bugün yaşlı insanlar ama kendi problemleri bir tarafa, onlardan doğan ve onlarla aynı kaderi paylaşan çocukları da farklı sorunlar yaşıyorlar.Genel olarak:
işe alınmıyorlar
fiziksel özelliklerinden dolayı topluma entegre olmakta zorlanıyorlar
iletişim sorunu ve beraberinde baştan kişinin kendisinden olmak üzere diğer unsurlardan kopuş var.

Her yaşayan mağdura Hibakusha denmiyor. Bazı kurallar da mevcut. Bu kuralları Atom Bombası Mağdurlarını Yaşatma Derneği koymuş.Bazı kurallar şöyle:
bombanın atıldığı ve etki ettiği alanın bir kaç kilometre içinde olmak
iki kilometrelik tesir alanı içinde olup, yaklaşık 2 hafta bomba tesirinde kalmak
radyasyona maruz kalmış hamile kadınlar ve çocukları
Toplumsal ve psikolojik boyutları ile bugün var olan bu tür insanlar için japonya'da çalışmalar yürütülüyor, sağlıklı yaşama ve insanlar arasına karışma olanakları sağlanıyor..

Ve bir kullanıcının bu yazıya yapmış olduğu yorum:


6 Ağustos, Saat 8:15
On bin metre yüksekte iken, Aioi Köprüsü'nü gördünde pilot, bıraktı değerli yükünü…Sadece 43 saniye sonra,580 metre yükseğinde iken bomba şehrin,Hiroşima için açıldı Cehennem’in kapıları….
Bir çocuk, bombanın bırakılması ile aynı anda hayava kağıttan bir uçak fırlatmış olsa idi, yere indiğini dahi göremeyecekti .Öpüşmeye tam o anda başlayan çift, kaynaşacaklardı güneş sıcaklığı ile ne olduğunu dahi anlayamadan ve dua’ya başlayan kadın bitiremeden tanrılarına yakarışını, tapınağın enkazına savruluverecekti.Güne uyanıpta tam o anda derin bir ohh çekmeye yeltenen adamın patlayacaktı ciğerleri nefesini bile bırakamadan,Sabah sabah tam o anda eline aldığı kitabın arka kapaktaki açıklamasının son cümlesine gelemeyecekti çocuk.Misal, bu şiiri okumaya o esnada başlayan okur, üçüncü kıtaya dahi gelemeden, mısra olacaktı bulut bulut, adına şiirlerin yakıldığı diğer mazlumlar gibi.
43 saniye…Bir tek dakikanın 17 saniye eksiği.Son sihirli zaman dilimi140 bin canın, kaderlerinin kesiştiği…
Hiroşima, sakin çocuğu Japonya’nın,Nasıl da pırıltılı, maviş bir liman kentiydin…
---------------------------------------------------
Sudaki martı, cansız kalıverdi aniden,Karıştı bulut beyazı, kömürün karasına.Sularda bir telaş köpüklü dalgalıBaşa gelen felakete lanetler okurcasına.
Nemli fıçılarda çaresiz bekleşen istiridyeler,Taş kesildiler şokun kavrukluğuyla.Rüzgarla edalı edalı salınan sandal ağaçları,Kurtuluverdiler köklerinden bomba patladığında.
----------------------------------------------------
Pilot Albay Tibbets'in kullandığı,annesinin adını taşıyan ''Enola Gay'' uçağınından “Little Boy” isminde tek bir bomba düştü. Atıldıktan 43 saniye sonra, yere 580metre kala bomba ile birlikte gök yarıldı. Kulakların zarını parçalayan,saniyenin onbinde biri kadar kisa bir sürede gerçekleşen patlamanın korkunç sesinden önce gözleri kör eden bir ışık belirdi. O anda bombanın yarattığıısı 1 milyon santigrattı. Bir saniye içinde 280 metreye genişleyen birateş topu kentin üzerini örtecek biçimde çığ gibi büyümeye başladı. Topunyerde ilk değdiği noktada ısısı 5 bin santigrat derece, metrekareye düşenbasınç ise 19 ton idi. Binalar çökmeye, insan gövdeleri, kollar bacaklarhavaya uçmaya başladı. Ardından gelen, o anda niteliği bilinmeyen ışınlarise sağ kalanları kavuruyor, ortalığı yakıp yıkıyordu. Patlamanın ilkanında bomba, enerjisinin yüzde 50'sini ''şok dalgası'' olarak yaydı.Ardından yüzde 35'lik ısı ışınları, kenti acımasızca taradı. Sonuçta gelenyüzde 15'lik radyasyon da Hiroşima'yı tam bir ''mezarkent'' e çeviren sondarbeyi vurdu.
-----------------------------------------------------
Neşeyle koştu Uranyum’um bağrına cıvıl cıvıl nötronlar,Yarıldı sevinçten atomların çekirdekleri,Kaynar kaynar enerji taştı etrafa, can verirken insanlar,Milyonlarca santigrat ateş/ölüm saçar fizyon dedikleri.
Sawa, en bilge balıkçısı Hiroşima’nın,Kör oldu “Küçük Çocuk” un dehşetli pırıltısından,Pişmiş et oldu küçük Makiko’nun sol tarafı,Nasıl girersiniz kanına, meleklerden saf uysal çocukların?
Japon’ların Dyonisos’u Nigimitama’nın adını alıp da ağzınaGünün ilk pirinç rakısını yudumlamaya yeltenen ayyaş,Şimşek hızıyla görüverdi bedeninde,”Yumuşak tanrının” etkisiniSavruluverdi şok rüzgarla, alevler içinde ki bedeninin külleri.
Yüzkırkbin yürek aynı anda susuverdiler,Sanki kulak vermişçesine çook çok önemli birşeye,Dünya üzerinde eşi görülmemiş,Gelmiş geçmiş en rezil soysuzluğa belki de.
Çocuklar öldü ilk önce,Tıpkı ölümün kol gezdiği diğer her yerdeki gibi.Tozlaşıveren yavru ciğerlerinden yükselen çığlıkları,Eriştiler tuzlu denizin üzerinden yükselen güneşe
Gök yerle bir oldu dev mantar bulutu ile,Zehirli yağmurları yağdıran sivillerin üzerine acımasızca,Yitiverdi Enola Gay’in silüeti ufuk çizgisinden,Yediden yetmişe tüm insanlar acıyla yollarda erirlerken.
-----------------------------------------------------------
Saat 8.45. Gürültü, ışınlar kayboldu. Ancak kentin üzerine kara yağmur düşmeyebaşladı. Kara yağmurun radyasyon olduğu sonradan saptandı. 1 km. çap içindeki on binlerce insan iki dakika içinde yaşamlarınıyitirdi. 2 km'lik bir çap içinde kalan tüm binaların yıkıldığı görüldü.Pek çok kişi yanık vücutları ile yeni bir saldırı korkusu yüzünden kenttenkaçtı. Bu alanın dışında kalan binlerce insanın yanı sıra kızlı erkekliöğrenciler yardım seferberliği ilan etti. İnsanlar kül olmuştu. Yanıkiçindeydiler. Kadın mı erkek mi oldukları giysilerinden bilealgılanamıyordu. Cesetleri ailelerine teslim diye bir olgu söz konusudeğildi. Çünkü cesetler kül olmuştu. Yardıma koşanlar da radyasyonun varlığındanhabersiz oldukları için ışınların etkisi altında kalıyorlardı. İnsanlarıateş basıyor, mideleri bulanıyor, kusuyor, ishal oluyor, vücutlar kanıyor,saçlar tutam tutam dökülüyordu. Çoğu kişi adım atamayacak aşırı yorgunlukiçindeydi. Bu olay radyasyonda etkilenme ile orantılı olarak 10 yılboyunca Hiroşimalıların yakasını bırakmadı. Lösemi, kanser olayları doruğaçıktı. Onuncu yıl sonunda Hiroşima'da ölenlerin sayısı 150 bine ulaştı.
-----------------------------------------------------------
Sen Kageki, bomba daha ulaşmadan yeryüzüne,Dinmez bir aşkla karısını kucaklayan adam,Nasıl bir insandın, sevimli mi?Güler miydi arkadaşların yaptığın şakalaraSen hayatta fütursuzca yüzen bir güleç yelkenli iken?
Babasının Kendo sopası ile,Sabah erkenden oynamaya başlayan,Asil samuray ruhlu İsao,Yaşasaydın gider miydin atalarının izlerinden,Geçer miydin kahpe hayatın tüm demlerinden..
Yerle bir olan Şinto tapınağında,Göğe bakıyor yaşlı gözlerleHer bir yanı kavrulmuş rahipler.Gökte bir büyük totem misal,Mantar bulutu kederle yükselen.
Hayatta kalıp ta , ileride kolsuz bacaksızÇocukları olacaklar,Şaşkın şaşkın bakınıyorlar etraflarına.Ummadıkları için böylesi bir dehşeti insanoğlundan,Tanrıların gazabına yoruyorlar katliamın sebebini.
---------------------------------------------------------------
O gün 2 yaşında bir kız çocuğu olan Sadaka Sasaki on yıl sonra lösemiteşhisi ile hastaneye kaldırıldı. İyileşeceği inancı ile kâğıdı katlayıp(origami) bir turna kuşu yaptı. Bir daha yaptı. Bir daha, bir daha, birdaha... Çünkü yaşamak istiyordu. Onun için turna, özgürlüğün, barışın,yaşamın simgesiydi. Ne yazık ki 8 ay sonra öldüğünde geride 1300 turnalıkbir zincir bırakmıştı. Bugün Hiroşima'ya giden herkes kentte en azkâğıttan bir turna bırakıyor Sasaki'nin, Sasakilerin anısına!
----------------------------------------------------------------
Ya sen, ismi dahi unutulan, asfalta yapışmış adam,Yiten baharda açan vişne tomurcuklarına,Son baharın olduğunu duyumsayarakBakabildin mi doya doya.Dolunayın suya vuran ışıltılı aynasında,Sonrası olmayacağını bilemeden,Arıtabildin mi ruhunu tüm yalınlığınla…
Patlayıpta bomba, yokolunca Hiroşima,Atlantiğin öte yanında,Çok daha farklı bir telaşe vardı.Başardıkları için naralar atıyorlardı,Leş yiyen sırtlanlar gibi,Bombacı Yankee köpekleri.
Doruklarına taze günün olgun ışıklarının omuz verdiği,Çam kokulu bir tepe üzerinde,Şerefli bir şekilde sonlandırmak için hayatını kuvvetli Honda,Ukei ayini sonrası Seppuku’ya hazırlanırken,Duman duman yokolan şehri gördü de,Karnını deşecek, gırlağına girecek kılıcını kaldırıp havayaKatiller diye haykırdı gökyüzüne tüm gücüyle.
Katiller….
16 Temmuz 1945’de Saatler 05: 24: 45'i gösterirken, Hiroşima katliamından 20 gün önce, New Mexico Alamadordo'da bu felaketin provası perdelenmekteydi. Alman tehdidi ile başlanılan, iki milyar dolarlık, 200 000 insanın büyük bir gizlillikle çalıştığı, 2 sene içerisinde kimseden habersiz orta ölçekte üç kentin çöllerde kurulduğu Manhattan projesi’nin ilk çocuğu şafaktan hemen önce sınanmaktaydı. Patlama ile alev alev yanan bir jetin içinde yukarı doğru fırlayan iğne başı büyüklüğünde parlak bir ışık karanlığı deldi, ardından korkunç bir beyaz ışık çölü ağarttı. O gözleri karanlık eden anda, projenin lideri Oppenheimer'in aklından kutsal Hindu destanı Bhagavad-Gıta'dan bölümler geçti:“Bin güneşin ışığıDoldursaydı bir anda bütün göğü,O Görkemli'nin ihtişamına benzerdi tıpkı...Dünyaları yıkanAzrail'im artık ben. “O çan biçimli alevin bir saniyeden daha az bir süre boyunca verdiği ışığın şiddeti yer yüzünde o ana kadar elde edilmiş her hangi bir ışığın şiddetinden daha büyüktü. Başka gezegenlerden de görülmüş olabilirdi. Merkezindeki sıcaklık güneşin çekirdeğindeki sıcaklığın dört katı, yüzeyindeki sıcaklığın ise on katından fazlaydı. Altındaki toprağı göçerten basınç 100 milyar atmosferin üzerindeydi. Yaydığı radyasyon dünyadaki bütün radyumun verdiği radyasyonun bir milyon katına eşitti.Yıldönümü anısına, patlama saatinde Hiroşima’dan salınan bin beşyüz güvercin, ahenkle süzülürken gökyüzünde, tüm bu olanlardan nasıl da habersizdi…
Ağlarım türümüzün acziyetine…

Les Faits Divers et Les Turcs

Quand vous lisez les journaux turcs, surtout la 3éme page, vous pouvez trouver les faits divers avec des photos tragiques. On ne peut pas trouver de photos comme celles-ci dans les journaux étrangers.

Mais pourquoi les Turcs aiment beaucoup lire ces nouvelles? La réponse est cachée dans leur vie. En général, ils gagnent moins, la plupart a un vie au bas des standards. Et quand ils lisent ces nouvelles, ils sont satisfaits pensant qu’il y en a d’autres qui sont dans une condition plus mauvaise. Ce qu’ils pensent, c’est “Grace à Dieu, nous n’avons pas leurs problèmes”.

Peut-être ce sont les Turcs, que Nietzsche racconte dans ses livres!

AKP SURATINA YUMRUK YEDİ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu hükümeti çok ciddi bir şekilde Türk kamuoyunun gözü önünde uyardı. İlk uyarı: Ergun Özbudun’un Anayasa değişikliğini gündeme getirdiğinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı demiş ki, "Sizin, Anayasa’nın 4 maddesine dokunmuyoruz diyerek öteki maddelerini değiştirmeniz Anayasa’nın ruhunu bozar. 4 madde dışındaki diğer maddeler korumasız kalır. Değiştirilmesinde daha sonra keyfiliğe yol açar. Bunu yapmayın."
İkinci uyarı 17 Ocak günü geldi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan... Öncesinde Başbakan Madrid’den açıklama yaptı, "Velev ki türban siyasi simge... Ne yasağı?"
Başsavcı bunun üzerine "Yapmayın" dedi. Çok ağır bir dille uyardı. Kapatacağım ama yine de uyarayım dedi Başsavcı... AKP’ye en büyük iyiliği de bu uyarılar yaptı. Ama anlamadılar. Anlamazlar! Çünkü adamların kafasında şu var, "Ben Meclis’te çoğunluk sahibiyim. İstediğimi yaparım."
Yapamazsın. Dünyanın hiçbir yerinde yok böyle bir şey. Türkiye’de uygulanan demokrasi falan değildir. Laiklikmiş, özgürlükmüş... Helel ki özgürlük... Özgürlük, kendilerinin özgürlüğü. AB olayı başladıktan sonra, askeri saf dışı bırakmak, yargıyı saf dışı bırakmak... Ele geçirmek, ele geçiremiyorsa da dışlamak, sonra da dikensiz gül bahçesi gibi medyanın desteğini de arkasına alarak istediğini yapmak...
Yine tekrar ediyorum.
Yıllardır kendisine karşı çıkan hiçbir güç olmayan AKP, bir gücün ağırlığını şimdi hissediyor. AKP şimdi suratına bir yumruk aldı. Sendeliyor. Dikansiz gül bahçesinde biri çıktı, kabadayıya posta koydu. "Bak ben de varım burada. Ona göre!" dedi.

Emin Çölaşan
Sözcü Gazetesi (17 Mart 2008 Pazartesi)

17 Mart 2008 Pazartesi

Can Dündar - İflas

Önce hukuku konuşalım: Diyorlar ki; “İktidar partisine kapatma davası açılır mı?”İktidarda olmak bir partiye yasalar karşısında dokunulmazlık vermez, vermemelidir.Diyorlar ki;“Halkın yarısının oyunu almış bir parti kapatılır mı?”Hukuk, partileri aldığı oy oranına göre değil, yasalara sadakatine göre tasnif eder. Aksini savunmak, ülkeyi çoğunluk diktasına götürür. Çoğunluk partisi de, yüzde 1 oy alan partiyle aynı hak ve sorumluluklara sahiptir.Diyorlar ki;“Avrupa ne der?”Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Refah Partisi kapatıldığında “Evet, kapatılmalıydı” demişti.Diyorlar ki;“İstikrar bozulur, borsa altüst olur.”Bunlar hukukun ilgi alanında olmamalıdır.Diyorlar ki;“Halkın iradesine karşı açılmış bir dava bu...”Halk desteği, bir siyasi hareketi meşrulaştırmaya yetmez. Nazilerin de halk desteği vardı. Ve o destekle dünyayı yaktılar. Bir parti meşruluğunu, iktidarda olmasından, yüksek oy oranından, Avrupa’nın koltuk çıkmasından değil, eylemlerinin, söylemlerinin, liderlerinin hukuka uygunluğundan alır.Yargıtay Başsavcısı’nın AKP için açtığı kapatma davasıyla yargıyı siyasallaştırdığını öne sürenlerin gerekçeleri de yargıyı siyasallaştırıyor.Hukuk konuşacaksak bu ilkelerde anlaşmalıyız.* * *Şimdi madalyonun öbür yüzünü çevirelim ve siyaseti konuşalım:Orada da demokraside anlaşmamız gerekiyor.AKP’yi kapatma davası, yukarıdaki gerekçelerle değil, ama siyasetin sorunlarına, hukukla çözüm aradığı için sistemin iflası anlamı taşıyor.Yönetici elit, deliklerden çıkan plastik kafalara çekiçle vurmaya çalışan lunapark müptelasına benziyor; işine gelmeyen hareketleri yasaklayarak bastırmaya, okulsuz maarif gibi “partisiz demokrasi” yaratmaya çalışıyor. Bu işi de artık seçimle ya da darbeyle yapamadığından hâkimlere devretmişe benziyor.Lakin bu inat, her seçim meydanında daha büyük hezimete yol açıyor. Çünkü seçmen, iradesine ipotek konduğunu düşünüyor; kapatılan partide mağduriyet görüntüsü oluşuyor; muhalefet partilerinin fırsatçı tavrı halkı onlarla ve hukukla inatlaşmaya sürüklüyor.Sonuçta her çekiç darbesinin ardından öbür deliklerden yeni kafalar fışkırıyor; kapatılan, daha güçlenerek açılıyor.* * *Son dava, siyaseten AKP’ye arayıp bulamayacağı bir hayat öpücüğü sunmuştur.Emekçiler, iktidar partisinin kendi haklarını gasp etmesine karşı sokağa dökülmüşken, kimi aydınlar desteğini çekmişken, AB konusundaki ikircikli tavrı Avrupa’dan da görülmüşken bu dava, AKP’ye yeniden “demokrasinin mağduru” payesi ve yerel seçimler için “e-muhtıra”nın sağladığına benzer bir seçim malzemesi bahşetmiştir.DTP ve seleflerinin kapatılmasına ses etmeyen, hatta demeçleriyle hedef gösteren AKP, ok kendisine dönünce demokrasiyi hatırlamış ve iki gün içinde yeniden yerli-yabancı geniş bir koalisyonun desteğini yakalamıştır. Ana muhalefet partisinden dava için yükselen alkış sesleri ise, “Biz hiç ders almıyoruz” makamındadır.* * *Hukukun sözünü Anayasa Mahkemesi söyleyecek. Ama siyasetin sözünü tarih söyledi bile:Tarih, bir partiyi kapatmanın, o partinin savunduğu fikirleri gömmeye yetmediğini, tersine budanan dalları daha gür yeşerttiğini yazıyor.Çare yine siyasettedir.Meclis, dış müdahalelerin önünü kesecek özdenetim mekanizmaları yaratmalı, iktidar, hükmederken çoğunluk sarhoşluğuna kapılmanın, uzlaşmamanın sakıncalarını kavramalı, muhalefet, yasaklardan, muhtıralardan medet ummayı bırakıp rakibini mahkemelerde, kışlalarda değil, meydanlarda, sandıklarda alt etmenin dilini, yolunu, yöntemini bulmalıdır.Yarısı yasaklanmış bir siyaset, diğer yarıya ne iktidar ne itibar getirir.

12 Mart 2008 Çarşamba

LE VOILE: SOUS UN AUTRE ANGLE

Ces derniers jours, on discute en Turquie le port du voile dans les universités. Quand on regarde ce problème sous un autre angle, on peut voir que le problème n’est pas le voile. C’est l’esprit de la Republique turque.

Les opposants au voile estiment que les partisans constituent des menaces à la laïcite, et portent atteinte à l’âme de la Republique. Ils pensent que les partisans et le gouvernement en cours veulent changer le système en Turquie et mettre en vigueur un système islamique. C’est pourquoi ils considerent le voile comme le symbole de l’islam politique.

En revanche les partisans déclarent que personne ne peut être privé de son droit à l’éducation supérieure à cause du voile. Ils ajoutent qu’ils ne visent pas à changer le système de l’état.

La Turquie et le monde islamique n’ont pas vécu un Processus d’Eclairage que le monde chrétien ont vécu grace à les expériences de la Renaissance et de la Réforme. La Republique de Turquie a avancé et a adopté les réformes par les efforts de Mustafa Kemal Atatürk; soit avec un moyen volontaire soit avec un moyen autoritaire. Pendant ce temps-là, les femmes Turques ont obtenu beaucoup des droits modernes. Ils se sont adaptés aux vêtements modernes aussi. Mais aujourd’hui, quelques femmes preferent porter le voile et mettre des vêtements islamiques, même arabes, couvrant leur visages et leur corps.

Cette préférence d’une femme est incroyable, mais c’est sûr que c’est sa liberté individuelle. On ne peut pas changer leurs idées avec une interdiction. Avant 1989, le voile n’était pas interdit dans les universités et depuis l’interdiction les femmes portant le voile ont augmenté. Cela ne veut pas dire que c’est à cause de l’interdiction mais il est certain que cette interdiction n’a servi à rien. On doit faire d’autres choses pour changer leurs idées.

D’autre part, le gouvernement defend sa décision dans le cadre des libertés individuelles, mais ils doivent remarquer qu’en Turquie il y a plusieurs interdictions et obstacles dans l’area des libertés individuelles qui semblent prioritaires.

Pour conclure, il est certain que porter le voile est une liberté individuelle (cependant on doit remarquer que dans la fonction publique ce n’est pas la même chose). Et les séculiers doivent se battre contre le voile et l’islam politique mais l’interdiction n’est pas le vrai moyen.

7 Mart 2008 Cuma

No Country For Old Men

Sermir'in hararetle tavsiye ettiği filmi, ben biraz bölük pörçük olarak dvd'den seyretmiştim ve beğenmemiştim. Ama sinema zevklerimiz birbirine yakın olduğundan ve dvd'de birşeyler kaçırmış olabileceğimi düşünerek bugün gösterime giren bu filmi bir kez daha seyretmeyi düşünüyordum ki Radikal'de çıkan aşağıdaki eleştiriyi okudum. Bilginize...

Not 1: Yine de Bardem çok iyi.
Not 2: Coen'lerin yine çok övülen "Fargo"sunu seyredince de aynı düşüncelere kapılmıştım.


Aslında ihtiyarlara yer çok da...

Filmde en iyi oyunculuk performansı, 'Amerikan Gangsteri'nde de dikkat çeken Josh Brolin'den geliyor.En iyi film ve yönetmen dallarında Oscar alan 'İhtiyarlara Yer Yok', iki milyon dolarlık karaparanın üzerine kurulan bir adamla, paranın peşindeki kiralık katilin mücadelesini anlatıyor. Film, Javier Bardem'e de 'En iyi yardımcı erkek oyuncu' Oscar'ı getirmişti
07/03/2008 (370 kişi okudu)

UĞUR VARDAN (Arşivi)

Önceki gün Türk basınının yaşlı-genç birçok köşelemecisi, SİYAD'ın seçimlerine dair öfkelerini kusmuşlardı sütunlarında. Yer onların, görüş onların, yapacak bir şey yok, saygı duyuyorum. Öte yandan genç olanlardan bir tanesi, ödüllerinin ezici bir çoğunlukla 'Yumurta'ya gitmesine içerleyip "Ben sinema yazarlarının bu kadar lobici olmasına, sadece entelektüel filmlere prim vermesine şiddetle itiraz ediyorum" yorumunda bulunmuş. Hay Allah, ben de yıllardır aynı duygularla Akademi jürisinin lobici olup popüler filmlere prim vermesine şiddetle itiraz ediyordum: Lakin görüyorum ki bu kez onlar cephe değiştirmiş. Ama benim onlara itirazım değişmedi. Çünkü bu yıl da Coen biraderlerin entelektüel alemlerde göklere çıkarılan filmi 'İhtiyarlara Yer Yok'u (No Country for Old Man) ödüllendirmelerine bozuldum. Neden mi?.. Önce bugün vizyona giren bu yapıma ilişkin kısa bir özet: Yıl 1980... Çıktığı bir ceylan avı sırasında sonu kanlı biten bir uyuşturucu pazarlığından arta kalanlara rastlayan Teksaslı eski Vietnam gazisi Llewelyn Moss, olay mahalinde bulduğu içi iki milyon dolarla dolu çantayı yanına alır. Hesaplaşma sonucu hayatta kalan tek Meksikalının "Nolur bir yudum su" isteğine ise karşılık vermez. Ama eve döndüğünde bunu bir vicdan sorunu haline getirir ve tekrar çatışma alanına gelir. Lakin bu kez başka bir gruba rastlar. Ne yazık ki elini belli etmiştir. Paranın peşinde olanlar, Moss'un arkasına tuhaf bir kiralık katili takarlar. Anton Chigurh adlı bu katil, Moss'un peşinden iz sürecek, arada da yoluna çıkanları temizleyecektir. Civarın yaşlı şerifi Ed Tom Bell ise, Moss'un olaydan kazasız belasız çıkması için karısı Carla Jean'i uyarır ama iş işten geçmiştir... Çok muhteşem olmasa da iyi bir gerilim filmi övgüsünü belli ölçülerde hak eden 'Kuzuların Sessizliği', sinemaya çok kötü bir miras armağan etti: Hannibal Lecter... Güneş altında yeni söz bulmakta zorlananlar için biraz da işin kolayına kaçmaktı Lecter. Bundan böyle, öykülerini anlatım ve de karakterler düzeyinde zenginleştiremeyenler, biçimci bir anlayışla aralara hep Lecter varyasyonlarını attılar. Artık 'tuhaf, mantık dışı, duygusuz, mümkünse zeki bir seri katil' prototipi ve onun Freudyen öyküsü, hikâyenin en önemli motifi haline dönüşüverdi. Yeni sinema seyircisi bu karakterizasyonu sevip kutsadıkça ve neredeyse her gerilim filminde aradıkça da, 'yaratıcı kanat'ın süngüsü düştü, 'katil güzellemeleri' ön plana çıkmaya başladı. Şimdilik bu meseleyi bir nokta koyup, Coen kardeşlerin son çalışmasındaki diğer temaya göz atalım diyorum.
Hannibal Lecter sendromu
Filmin isminin bize vaadettiği ne? 'İhtiyarlara Yer Yok'un Türkiye'den bakıldığında aslında ifade ettiği tek bir şey var; çocukluğumdan beri yaşadığım her şehirde tanık olduğum, otobüse binen yaşlıların, oturacak yer ararken gözüne kestirdikleri gençlere ilişkin sızlanmalarının özetidir bu ifade... Daha evrensel ve sinemasal bir bakışta ise yitip giden değerler ve yaşanılan ahlaki erezyon sonucu yeni düzene ayak uyduramayanların dramlarını anlatır... Somutlaştırmak gerekirse Sam Peckinpah'ın, Clint Eastwood'un filmleri, bizim yakadan da Yavuz Turgul öyküleri... Peki Coen'lerin filmi, bu ismin çağrıştırdıklarının altını dolduruyor mu? Bence asla. 'İhtiyarlara Yer Yok'un genel temasının ne olduğu karmaşık (ki buna günümüzde 'post-modernizm' deniyor). Aslında karmaşıklıkta sorun yok ama filmin bir 'dekadans'ın peşinden koşmadığı açık. Film, karakterlerinden Anton Chigurh'a aşık olmuş, ve kendisi onun peşinden koşarken bizi de sürüklüyor (yani yukarıda açıklamaya çalıştığım 'Hannibal Lecter sendromu'). Ama özellikle öykünün açılışından sonra uzun süre dert ettiği tema ise, bir karakterin önüne çıkan büyük bir parayla hayatının kayması meselesi... Yani 'Shallow Grave', yani 'A Simple Plan' yani bizim cenahtan Reha Erdem imzalı 'Kaç Para Kaç'... Gelelim parçaları birleştirmeye... Kanımca 'İhtiyarlara Yer Yok', bütün bu temalar arası bağlantı sonucunda gidip gelirken irtifa kaybediyor ve çok güzel başlayan bir 'kedi-fare' hikâyesi heba olup gidiyor. Filmin kalan tortuların arasında da ne 'Eskiden her şey ne güzeldi' var, ne de parayla şirazesinden çıkan adam portresi... Benim, Coen biraderlerin çokları tarafından 'başyapıt' muamelesine tabi tutulan filmine ilişkin hissiyatım budur. Ayrıca, bu 'tuhaf psikopat katil' meselesinde Chigurh'ın ilginç addedilen saçlarının çok zekice bir buluş olmadığını, yanında taşıdığı tuhaf silahının (basınçlı civata tabancası) da bende 'Beyaz Show'da her hafta gelen konuklara yapılan 'Helyum gazı' şakası etkisinden öteye bir anlam ifade edemediğini de söylemeliyim. Öyküde 'yitik değerlerin temsilcisi' olarak duran Şerif Bell'e övgüye soyunacak olanlara da Clint Eastwood'un 'A World Apart'ında, üstadın bizzat kendisinin canlandırdığı 'Şerif' karakterine yeniden göz atmalarını öneririm. Aslında bir başka önerim de bu filmi izledikten sonra Terrence Malick'in 'Badlands'ini bir daha izlemek olabilir... Oyunculuklara gelince; filmdeki rolüyle Oscar alan Javier Bardem'in, 'İçimdeki Deniz'de zaten kendisini çoktan aştığını ve Chigurh rolünün onun için önemli bir adım olmadığını düşünüyorum. Tommy Lee Jones'un ise 'Men In Black'lerde daha bir polisiye durduğunu söyleyebilirim. Filmdeki en iyi oyunculuk performansı ise bu sezon 'Amerikan Gangsteri'nde de etkili bir porte çizen Josh Brolin'den geliyor. Sonuç itibarıyla 'İhtiyarlara Yer Yok', 'Ladykillers' ve 'Intolerable Cruelty'de 'boş ama hoş' filmler çeken Coenler'in façayı düzeltme çabası olarak algılanabilir. Gerçi sinema tarihine yeterince iyi filmler armağan eden biraderlerin böyle bir çabaya ihtiyaçları yok; onlara her zaman 'yer var' zaten... Cam kenarı, tekerlek üstü, bayan yanı, fark etmez; yeter ki istesinler...

5 Mart 2008 Çarşamba

Aldı Jimenez'i bir dert



Öncelikle Fenerbahçe'yi tebrik etmek istiyorum. İstanbul'daki maçtan sonra bu Fener, Sevilla'dan en az 3 tane yer diyordum. Nitekim maç başlar başlamaz da yenilen arka arkaya iki gol felaketin habercisi gibiydi. Ne olduğumu şaşırdım. Bir Liverpool faciası daha mı geliyordu? Çünkü başta Volkan olmak üzere kimsede moral kalmamıştı. Ancak Fener'in ilk yarıda bulduğu gol herkes gibi beni de ümitlendirmişti. Bir beraberlik golü daha neden atmayalım dedim. Sevilla'nın çok kolay gol yediği aşikardı.
Tabi ister istemez bir Beşiktaş'lı olarak kendi takımımı Fener'in yerine koydum. Biz deplasmanda ilk 9 dk' da 2 gol yiyeceğiz. Ve o giden turu döndürüp geri getireceğiz !? Nerdeeeeee ? Uzun zamandır Beşiktaş'ta göremediğim bir azim ve profesyonellik.....Biz olsak ikinci bir Liverpool faciası daha yaşardık diye tahmin ediyorum. Belki 8 olmazdı ama 5'i kesin vardı. Bu anlamda da Fenerbahçe'nin gösterdiği çabayı, iş disiplinini, hırsı, profesyonelliği takdir ediyorum. Inter maçıyla başlayan Avrupa takımları karşısında ezilmeden oynama serüvenini Sevilla maçına da taşıdı. Bir Beşiktaş'lı olarak yürekten alkışladım. Umarım şansın da yardım ettiği bu futbol finale kadar taşır Fenerbahçe'yi...
Çeyrek final de başarı...Ama Türkiye çapında bir başarı. Şampiyonlar Ligi'nin başlangıcından bu yana bana hangi takımların çeyrek finale kaldığını hatırlayan birini gösterebilir misiniz? Ya da UEFA'da. Ama final oynayan takımlar hatırlanır. Fenerbahçe'ye final diliyorum.
Darısı bizim başımıza :)